21 Mayıs 2016 Cumartesi

Ön Okuma: Puslu Kıtalar Atlası



Uzun bir süre sonra merhaba :) Erasmus'ta olduğum için uzun zamandır paylaşım yapamıyorum ve itiraf etmek gerekirse sadece bir kitap okudum bu süre boyunca :/ Okuduğum kitap İhsan Oktay Anar'ın Puslu Kıtalar Atlası adlı kitabı. Kitabı okurken araya zaman girdiği için bazı yerleri hatırlayamadan devam ettim maalesef ama kesinlikle çok beğendiğim bir kitap oldu. Öncelikle yazarın hayal gücünü çok beğendim. Bunun sadece bir tarih kitabı olacağını zannediyordum ama felsefik bir yapısının olması da beni etkiledi. Tavsiye ettiğim kitaplar arasında kesinlikle :)

Not: Eğer kitaptan alıntı yaptığım yerleri okuyorsanız son iki alıntının kitabın gidişatıyla ilgili ipucu verdiğini düşündüğümden farklı renkte yazdım :)

"Düş gördüğümden şüphe edemem. Düş görüyorum, öyleyse ben varım. Varım ama ben kimim?

"Az önce uyanıp gözlerini gerçek dünyaya açarak yatağında gerinmeye başladığında belki de bir uykuya dalmıştı. Eğer bu doğruysa, şimdi gördüğü her şey bir düştü. Gördükleri ister gerçek ister düş olsun, bundan gerçeği ya da düşü gören bir öznenin varlığı çıkıyordu. Şu durumda bütün bunları gören bir kişi olarak o, vardı. "Rendekâr'ın dediği gibi ben varım" diyordu, "Peki ama ben kimim? Ayna bana İhsan Efendi olduğumu söylüyor, rüyamdaki ayna ise Bünyamin olduğumu söylüyor. Ben kimim? Bütün bunları gören özne aslında kim?"

"Bilmek ve şahit olmak en büyük mutluluktur. Macera ise büyük bir ibadettir; çünkü O'nun eserini tanımanın başka bir yolu olduğunu görebilmiş değilim. Kendi payıma ben, dünyayı rüyalarımla keşfetmeye çalıştım."

"Bu dünyada insanların korktuğu tek şey öğrenmekti. Acıyı, susuzluğu, açlığı ve üzüntüyü öğrenmek onların uykularını kaçırıyor, bu yüzden daha rahat döşeklere, daha leziz yemeklere ve daha neşeli dostlara sığınıyorlardı. Dünyaya olan kayıtsızlıkları bazan o kerteye varıyordu ki, kendilerine altın ve gümüşten, zevk ve safadan, lezzet ve şehvetten bir âlem kurup, keder ve ızdırap fikirlerinin kafalarına girmesine izin vermiyorlardı."

"Oysa Uzun İhsan Efendi, Dünya'nın şahidi olmanın gerçek bir ibadet olduğunu sık sık söylerdi. Her insan şu ya da bu şekilde dünyayı okumalıydı. Kuran'ın kendisi peygamberin dünyayı nasıl okuduğuna bir örnekti ve onun ardında giden herkes, dünyayı onun gibi okuyup şahadetlerini yazmalı ve bunları başkalarına aktarmalıydı, dünyaya şahit olmanın yolu ise maceranın kendisinden başka bir şey değildi. Yaşanılanlar, görülenler ve öğrenilenler ne kadar acı olursa olsun, macera insanoğlu için büyük bir nimetti. Çünkü dünyadaki en büyük mutluluk, bu Dünya'nın şahidi olmaktı."

"Sizler, hepiniz, içinde yaşadığınız dünya, Kostantiniye, her şey, sadece ve sadece benim düşüncemde varsınız" dedi, "Rendekâr yanılıyor: Düşünüyorum, ama sadece ben var değilim. Düşündüğüm için asıl sizler varsınız; sizler ve içinde yaşadığınız dünya".

"Yüce padişahım. Yaptığım elbette ki erkekliğe sığmaz. Ama bilgeliğe sığar". Padişah: - "Melun kâfir! Bilgelik dedin ha. Sen bilgin misin yoksa? Hangi bilginin peşindesin?" Casus: - "Evet, çok şey bilirim. Limanlarınıza girip çıkan gemilerin ne yük taşıdığını, yaptığınız gizli anlaşmaları, idareniz altında olan milletlerin isyana eğilimlerini, depolarınızdaki barutun miktarını, toplarınızın sayısını, her şeyi, her şeyi bilirim". - "Bre melun, sen bana bilgin olduğunu söyledin. İnsan bu anlattıklarını bilmekle hiç bilgin olur mu?" - "Sizin bilginleriniz ne bilirler?" - "Müneccimlerimiz ilanı harp ve sünnet için uygun zamanları bilirler. Şeyhler gayb âlemine mahsus sırları, medrese âlimlerimiz ise neyin günah neyin sevap olduğunu bilirler". - "Yüce padişah! Eğer bu saydığın bilginler sadece anlattığın şeyleri biliyorlarsa, onların pek fazla bir şey bildikleri söylenemez". - "Neden?" - "Çünkü bilgi tehlike ile ölçülür". - "Ne demek bu?" - "Bilgi doğru olmak zorundadır ve bilgin, hata yapmaktan ölümden korkar gibi korkar. Sizin bilginleriniz hata yapmaktan korkarlar mı?" - "Doğrusu bundan pek emin değilim. Ama önce ne demek istediğini iyice anlat bana". - "Şunu kastediyorum: Müneccimleriniz ya da medrese hocalarınız bir hata yaptıklarında sözgelimi cezaya çarptırılırlar mı? Hata yapmaktan korkmuyorlarsa belki de hatanın cezasından korkuyorlardır". - "Hayır. Onlar cezaya çarptırılmaz. Çünkü onlara bilgin diye saygı duyarız". - "Öyleyse onların doğru düşünmeleri için yeterince şart yok demektir. Çünkü onlar doğru düşünseler de düşünmeseler de nasıl olsa saygı göreceklerini, tehlikeye düşmeyeceklerini bildiklerinden hatadan da korkmazlar. Ama, mesela tüccarlar öyle mi?. Bu mesleğin adamları doğru düşünmedikleri anda iflas ederler. Benim gibi casuslar da hata yapar yapmaz yakalanıp asılırlar. İşte bu yüzden, hata yaptığı anda servetini, hatta canını kaybedebilecek olmayan insanların fikrine güvenilmez. Çünkü malı, canı, sevdikleri tehlikede olmayan biri doğru düşünemez. Bilgi tehlike ile ölçülür dediğimde kastettiklerim bunlardı. Benim neden bilgin olduğuma gelince: Yaptığım işten büyük para aldığım için ülkemde aşağılanırım. Kralıma verdiğim bilgi yanlış çıkarsa hemen asılırım. Bu yüzden, yaşadığım tehlike en büyük tehlike olduğu için, bir casus olarak bilginlerin en büyüğü de benim. Peşinde koştuğum bilgi de kaçınılmaz olarak en doğru bilgi olacaktır. Çünkü doğru ya da yanlış olduğu er ya da geç anlaşıldığında, ben ya zengin ya da ölü olacağım".

"Görüyor musun?" dedi, "Bilme tutkusu insanları nasıl bir sona sürüklüyor. Görmek, duymak, bilmek ve öğrenmek isteyen şu zavallı cerraha gösterilmeyen saygı, sadece karanlığı, soğuğu ve sessizliği algılayan ve hiçliği bilen bir cesede gösteriliyor. Onu katleden bu insanlar evlerine döndüklerinde belki de çocuklarına Kubelik'in acı sonunu ibretle anlatacaklar ve bilginin tehlikelerini birer birer sayacaklar".

"Ama biz yine saat üzerinde düşünmeye devam edelim. Eğer hareketi, kırmızı olan bir şeyin yeşil olması, yahut, Ayasofya'da olan birinin artık Topkapısı'nda olması gibi 'herhangi bir durumda meydana gelen değişiklik' olarak tanımlarsak, çok daha korkunç sonuçlara erişebiliriz. Akrebi sonsuz hızla yol alan saatin 'durumunda bir değişiklik olup olmadığına' bakalım. Acaba o hareket ediyor mu, yoksa etmiyor mu? Akrep az önce A'da idi, fakat yine A'da; az önce B'de idi yine B'de ve aynı şekilde C'de. Öyleyse durumunda herhangi bir değişiklik yok. Peki, durumunda bir değişiklik olmayan bir şeyin hareket ettiği söylenebilir mi? Hayır! Öyleyse, akrebi sonsuz hıza erişince, bu saatin durduğu söylenebilir. Eğer onda hareket yoksa, artık zaman da yoktur. Çünkü hareket olmadan zaman da olmaz."

"Şimdi üçüncü saate bakalım ve akrebin hızının daha da artıp sonsuz ötesine eriştiğini düşünelim. Sonsuz hız, akrebi eş zamanlı olarak üç farklı yerde birden var kılabiliyor ve saati durduruyordu. Daha yüksek hız ise, durmaktan da öte bir şeyi, karşı hareketi meydana getirir. Bu durumda saatin ibresi ters yönde dönmeye başlar ve benim ulaşmak istediğim karşı hareket meydana gelir. Böylece zaman tersine akmaya başlar."

"Bu, Mutsuz Çocuk hikayesiydi. Bilge demkeşin anlattığına göre, fî tarihinde çok uzak bir ülkenin padişahına gelen kâhinler ona ülkesinin büyük bir tehlikeyle karşı karşıya olduğunu söylemişlerdi. Sözkonusu tehlike ise, bir yıl sonra doğacak olan ve kurduğu düşlerin hepsi bir anda gerçeğe dönüşü verecek bir çocuktan ibaretti. Öyle ki, çocuk eğer başkentteki bütün evlerin altın olduğunu düşünürse, evler gerçekten o anda altın oluverecekti. Bununla birlikte eğer padişahın fakir olduğunu düşünecek olursa, sarayları, köşkleri, atlasları ve altınları o anda hiçliğe karışacak olan padişah parasız pulsuz biri olacaktı. Çocuğu doğar doğmaz öldürmek de olmazdı, çünkü kader artık bir kez bağlanmıştı. O hiçbir şey düşünmeyecek olursa, düşünülmedikleri için artık ne dünya ne de kendileri varolabilirlerdi. Bunları işitir işitmez dehşet içinde kalan padişahın emriyle sözkonusu çocuk aranıp bulunmuş ve kırk bir ilmin üstadı olan doksan dokuz âlim, gerçek olan ne varsa ona öğretmeye başlamıştı, öyle ki, çocuk bu sayede sadece gerçek olanları düşünecek ve böylece âlemin nizamı aksamayacaktı. Fakat düş kurması yasaklandığı için sonunda bu çocuk mutsuz olmuştu. Onunla birlikte ülkenin de mutsuz olduğunu gören en yaşlı bilgin, günlerce düşündükten sonra nihayet bir çözüme ulaşmış ve çocuğa, düş kurmasının yasak olduğunu, ama insanların düş kurduğunu düşlemesinde herhangi bir sakınca olmayacağını söyleyerek ona izin vermişti. İhtiyar demkeş, Âdemoğlu'nun gördüğü her rüyanın, kurduğu her düşün işte bu Mutsuz Çocuğun bir eseri olduğunu söyleyip hikâyesini bitirdikten"

"Sana karşı hissettiklerimi anlatmama imkan yok. Bir duygu, anlaşılamıyorsa, duygu değildir zaten. Seni ta baştan öldürebilir ve 'parayı' alabilirdim. Ama bunu yapmak istemedim. Çünkü nasıl olsa elimdeydin ve benim için neredeyse o para kadar değerliydin. Sanki kasıtlı olarak karşıma çıkarılmıştın. Bu yüzden seni yakından incelemek istedim. Böylece güçsüzlüğün ve silikliğin ne olduğunu öğrenme fırsatı buldum. Aynı zamanda gücün ve her türlü iktidar tutkusunun da ne kadar büyük bir erdemsizlik olduğunu da bu sayede gördüm. Hayatta kalabilmek için bizler kadar çaba göstermiyordun. Yokedilmeye belki çoktan razıydın. Senin amacın varlığını sürdürmek değil de sanki bambaşka bir şeydi. Sen bir şahittin. Evet, artık bundan eminim. Kesinlikle bir kahraman değildin. O küstahça sözlerini de sanki biri kulağına fısıldıyor ve benimle adeta alay ediyordu. Sanki benim, onların ve herkesin başına gelen bütün şeyler senin görmen, öğrenmen içindi. Güçsüz biri olan sen, her çeşit iktidarın sahibi olan benim üzerimdeydin. Çünkü olaylara müdahale etmeden hepimizi gören, seyreden sendin. Seni ezdiğimizde ağlıyordun. Güçsüzlük belirtisi olarak yorumlanabilen bu şey aslında senin yaşamındı. Oysa biz taşlar kadar güçlü, bir o kadar da cansızdık. Gücün kendisinin ölüm olduğunu da senden böylece öğrendim. Çünkü seni seyrettim. Ah! Keşke dünyayı da senin gibi seyredip, senin ona baktığın gibi bakabilseydim! Oysa ben ona bir güç malzemesi olarak bakıp onda kendi karanlığımı gördüm. Hayatım boyunca görebildiğim en iyi, en güzel şey sendin Bünyamin. Sana çok şeyler söylemek isterdim. Ama dakikalarım sayılı. Bu yüzden benim için son bir şey yapmanı rica ediyorum. O 'parayı' ben öldükten sonra ağzıma koy ve çenemi bağla. Çünkü onun, hiç kimsenin eline geçmesini istemiyorum. Hoşçakal! Hoşçakal Bünyamin!"

"Sanki yüzyıllık bir uykudan uyanan bekçi, yerinden doğrulup çevresine bakınca kendisini uyandıran kişiyi göremedi. Çünkü her taraf karanlıktı. Zaten görülen ve görülmeyen bütün düşler, bu karanlığın ta kendisi değil miydi?"

22 Ocak 2016 Cuma

Ön okuma: Kadın Budalası-Dostoyevski


"Bir kadın, bir bağlanış, kuvvetli bir sevgi olmadan yaşayamam. Seversem kurutlurum."

Dostoyevski'nin bu kitabının asıl adı "вечный муж" Diğer yayın evlerinde tam sözcük çevirisiyle "Ebedi Koca" olarak yayınlanmış. Ben bordo siyah yayınlarından okudum. 190 sayfa. 

Kitapta ellili yaşlarında olan Velçaninov,  eski dostu olan Pavel Pavloviç'le karşılaşır. Bu karşılaşmada dokuz yıl önce beraber geçirdikleri yıl etkilidir. Aralarındaki hesaplaşma anlatılıyor kitapta ve altmış yaşlarındaki Pavel Pavloviç 15 yaşındaki bir kızla evlenmek ister, Velçaninov bu olayın da içine girer. 

Ben kitabı çok beğendim, gayet akıcı. Güzel olan bir diğer yan farklı Rus adlarına az maruz kalmak :) Bir de elbette ki Dostoyevski'nin bahsettiği evrensel tipler yine :) Siz de okursanız aşağıda kitaptan alıntılarda yazacağım "ebedi koca" ve "bu çeşit kadınlar" olarak bahsedilen kişi tiplerini kendi hayatınızda birileriyle eşleştirebilirsiniz. :) 

Kitapta benim için ilginç olan 60 yaşlarındaki adamın 15 yaşındaki kızlara ilgi duymasıydı. Bu sapkınlık her dönem her yerde olabiliyor maalesef. 

Kitapla ilgili tek olumsuz düşüncem kitabın sonuyla alakalı. Bir anda kesildi her şey. Son sayfadan bir şey anlamadığım gibi ne anlamam gerektiğini de anlamadım. :/

Kitabı okumanızı öneririm. :)

8 Ocak 2016 Cuma

Beklentiler ve küçük mutluluklar




Son zamanlarda soğuk sudan sıcak suya, sıcak sudan soğuk suya giriyormuş gibi bir döngüdeyim.

3 Ocak 2016 Pazar

Merhaba 2016!

2016-yeni bir yıla girerken umutlarımızı ve geride bıraktığımız 2015'in iyi ve kötü yanlarını yazmazsak olmaz, değil mi?

2016 umarım barış, sağlık ve mutlulukla geçer. Onun dışında Polonya'ya sağ salim gidip orada aldığım dersleri iyi notlarla geçip sağ salim ülkeme, evime dönmek istiyorum. Yaptığım yıl programına göre yaz okuluna katılacağım ve ya staj yapacağım ya da çalışacağım-tabii çalışmayı düşündüğüm yer kapanmazsa. Sonrasında da ders programı uyarsa okul dönemi düşük notla geçtiğim alttan derslerimi, olursa Erasmus'ta veremediğim dersleri ve seçmeli dersler almak istiyorum ki ortalamam istediğim kadar yükselsin. Onun dışında Polonya'dan döndüğümde düzenli olarak yoga yapma hedefim var-evet, bunu bin beş yüzüncü kez hedefliyorum :D

2015 nasıl geçti?

11 Aralık 2015 Cuma

Ankara: Kızılay-Çayyolu-Koru METRO SAPIĞI!

İyi günler arkadaşlar! Bugün başımdan geçen bir olayı paylaşmak istiyorum. Sizin de başınızdan böyle olaylar geçtiysen lütfen çekinmeden paylaşın ve birbirimizi bilgilendirelim:

Bundan birkaç ay önce (Bir önceki bahar veya kış ayıydı sanırsam.) Ankara Kızılay-Çayyolu-Koru metrosuna Beytepe'den binmiştim. Kızılay'a üç durak falan kalmıştı sanırsam, oturan bir kadın önünde tutunan bir adamı nazik bir dille uyardı. Uyarısında adamın iki elle tutunmasını veya uzaklaşmasını yoksa videoya çektiği yaptığı sapıklığı polise vereceğini söyledi. Adam direkt beddua okumaya başladı, terbiyesiz dedi ama yerinden de kımıldamadı. Yaşlı bir amca gelip adamı uzaklaştırdı, onun yerine kadınların önünde durarak onları korudu. Sapığımızsa ellerini her yere sürüp Kızılay'a kadar orada durdu.

Başka zaman bu adamı Kızılay'dan binerken görmüştüm sabahleyin ama kalabalık metroda farklı vagonlardaydık sanırsam.

Bir gün yine Beytepe'den binmiştim ve oturan kitap okyan bir kızın başında dikiliyordu, bu sefer iki eliyle tutunuyordu ama kızın üzerine o kadar eğilmişti ki kız baya rahatsız oldu, şalıyla üzerini kapattı.

Sonrasında yine Beytepe'den bindiğim bir gün (Mesai çıkış saati gibi diye hatırlıyorum.) Milli Kütüphane durağından sonra yine oturan bir kadının önüne geçip aynı hareketleri yaptı. Kadın inerken fark ettiğinden bir şey söylemedi.

Bundan sonra karar almıştım ben de. O zamana kadar bu adamın hedefi ben değildim ama susulursa daha ileri gidebilirdi bu adam. Bir sonraki görüşümde rahatsız edeceği kadına yardımcı olacaktım, sessiz kalmayacaktım ve adam cezasını çekecekti. Pek sanmıyordum ama herhangi bir saldırısı olursa diye bu yaz (2015) bir biber gazı aldım. Onu da sırt çantamın bir bölmesine koydum, orada taşıyordum. Son günlerde kol çantası kullanmıştım, her sabah metroya binerken de biber gazımı yanıma almam gerekti aklıma geliyordu.

Ve bugün (11.12.2015) uzun süre sonra sırt çantamı almam gerekti ve biber gazının yanımda bulunduğu aklıma gelince metroya binişte kendimi rahat hissetmiştim. Metroya indiğimde gelen ilk metro dolu olduğundan ikincisini bekledim. İkincisi geldi, saat 08.10 civarıydı. Metro gelince oturdum ve metronun dolmasını bekliyordum. Metronun kapıları kapandı ve metro harekete geçti. Kafamı kaldırdığım an o sapıkla göz göze geldim. Sağımda oturan kızın önündeydi. Etrafıma bakınmaya başladım panikle belki bir polis vardır diye. Sonrasında sapığın hareketini beklemeye başladım. Bu sefer montu olduğundan o sapık hareketi yapıp yapmadığını tam kestiremiyordum. Ama yaptığı da her halinden belliydi, sağ eli cebinde (O el cepten nerelere gidiyor söylememe gerek yok sanırsam!) sol eliyle metro demirini okşuyordu (Eminim ki o tutunmak değil.) yanımdaki kızın üzerine eğilmiş gözleriyle tamamen aşağıya baktığından gözleri kapalı gibiydi ama yüz ifadesi de afedersiniz ama o andan tatmin oluyormuş gibiydi. Milli Kütüphane durağı diye hatırlıyorum, benim önümde duran adam inerken sapıkla göz göze geldik yine ve sapık bu sefer boş kalan önüme geçti. Eli cebinde olduğundan insanların dikkatini çekmemiştir diye bir şeyler demedim o sırada ama artık beklediğim sapıklığını belli eden klasik hareketini yaptı. Bu hareketi sanırım Recep İvedik filminde görmüştüm ama emin değilim. Şöyle bir şeydi: ayaklarını zıt iki yöne açmış, dizleri kırarak afedersiniz penisine asıldı ve birden normal duruşa geçti. Yaptığını birilerinin gördüğünü umarak hemen kulaklığımı çıkardım ve "Beyefendi ne yapıyorsunuz? İki elinizle tutunun ya da uzaklaşın. Beni rahatsız ediyorsunuz." dedim yüksek sesle. Sapıksa kısık sesle yumuşak bir şekilde elindeki poşet düşmesin diye öyle yaptığını söyledi. Elindekiyse mini siyah bir poşetti, içinde belki bir kağıt vardı. Ben de daha önceden kadınlardan uyarı aldığını hatırlattım. Bu sefer bana yüzünü iğrendirerek "Allah belanı versin! Terbiyesiz! Sen benim kim olduğumu biliyor musun?" dedi. Ben de "Söyleyin kimsiziniz?" dedim. Elbette birisi değil, o yüzden "Tövbe yarabbim" dedi. "Önce insan olmayı deneyin." falan dedim ben de. Tabii yanıt veremeyince yine hakaret etmeye devam etti. Yanımdaki kız (benden önce rahatsız ettiği) terbiyesizlik yapmamasını falan söyledi sapığa. Sapık da bana "Yanındakilere sor bakalım bir şey görmüşler mi?" dedi. Yanımdaki kız da "Ben kitap okuyordum, bilemem." dedi. Ben de "Acaba neden bunca erkek arasından her zaman siz uyarı alıyorsunuz? Sizi ne zaman görsem bir kadın sizi uyarıyor, şimdi de beni rahatsız ediyorsunuz?"  Sapığın yanıtı ne olsa beğenirsiniz? "Bugün cuma. Öyle şeyler olmaz. Senin aklın nelere çalışıyor?" Ben bu sözü beklemiyordum ve kalakaldım. Bugün cuma, taciz günü değil, anlamına mı şaşırsam yoksa sapığın sapıklığını benim sapıklığımmış gibi göstermesine mi şaşırsam bilemedim. Yanımdaki kız "Bayanı rahatsız ediyorsunuz, lütfen gidin." falan diye üst üste tekrarladı. Ben de aynısını söyledim. Sapığın da utanması yok, gram kıpırdamadı. En sonunda solundaki adam yer değiştirdi onunla. Sinirden bacaklarım ve ellerim titriyordu. Sol tarafıma bakmamaya çalıştım ama her baktığımda adamın önünde ayakta duran iki kadına da aynısını yaptığını gördüm. Kadınlarsa ses çıkarmıyordu, yandaki erkeklerse kulaklıkla müzik keyfine devam ediyorlardı.

Ve sapık Bilkent'te indi. Bu olay sırasında yakınımdaki erkekler kulaklıklarını bile çıkarmaya tenezzül etmediler, kadınlarsa dönüp baktılar sadece.

Bense ne yapacağımı bilemedim. Okula varıp dersliğe gittiğimde artık gözyaşlarımı tutamadım ve derse girmeyip arkadaşımı çağırdım. Sağ olsun yanımda olup beni dinledi. O metroyu kullanan birkaç arkadaşımı da uyardım sonrasında.

Ağlamama sebep olan sapık değildi çünkü onunla karşılaşmaya hazırdım. Ne vardı ki hazırlandığım gibi tepki gösteremedim sapığa. Bu seferki tacizin bana olacağını düşünmüyordum. Sinirlerimi asıl bozan insanların tepkisizliğiydi!!!!! Belki birinden destek görsem sapığı şikayete giderdim. Metro çıkışı güvenlikle konuşmayı düşündüm ama nasıl ispatlayacaktım?

Sapığı size tarif edeyim: Ucuz, ütüsüz takım elbise giyiyor, hatırladığım kadarıyla çizgili kahverengi. Bugün üzerinde siyah mont vardı. Orta yaş üstü tahminen 47 yaşlarında, 1.70 boylarında, saçı seyrek ve aralarında beyazlar var. Sol gözünün altında ben var. Göz rengi de siyah. Rastladığım kadarıyla mesai saatlerinde Kızılay-Bilkent, Bilkent-Kızılay arası bu metroyu kullanıyor. Boş yer olsa da oturmaz, oturan bir kadının önüne dikilip kadına doğru eğilir. Yüz ifadesi anlattığım gibi ama ara sıra etrafa bakıyor. Genelde sol eliyle (Sağ da olabiliyor, cebine koyduğu elini değiştiriyor bazen.) pantolonunun cebinden cinsel organıyla oynuyor. Dediğim dizlerini kırarak asılma hareketini ara ara yapıyor.

Lütfen, böyle bir durumda siz de sesinizi çıkartın, size yapılmasa da yapılan kişinin yanında olun! Sessiz kalan insanlardan besleniyor bu adam. Bir de bunu yayın lütfen.

Bu tür durumlarda ne yapılması gerektiği hakkındaki bilgilerimizi paylaşalım ki yalnız olmadığımızı bilelim.

Not: Yukarıda tanık olup da anlattığım kadınlardan bahsetmemin nedeni onları ifşa etmek değil, bunlara benim gibi tanık olan olmuşsa tanıkların veya o kadınların kendilerinin bana ulaşmalarını sağlamak ve bu sapığın devam ettiğini belirtmek istemem.

5 Aralık 2015 Cumartesi

Film: Şeytanın Avukatı



Film seyretmeyi sevmeyen ben tutup da blog linkimi okuduklarım ve izlediklerim olarak düşünmüştüm. Şu aralar film seyretmeye hevesliyim. Dersim için hocamız Matrix filmini izlememizi istemişti -evet, 99 yılında çekilen filmi 2015'te seyrettim- serinin ilk iki filmini seyredince Neo'dan etkilenmiştim. Beni etkileyen yakışıklılığı ya da oyunculuğu değil, boş bakışlarıydı. Filmlerin romantik olan birkaç sahnesi var ama onlarda bile hala bir şeyleri anlamaya çalışan boş bakışlar. Oyunculuktan anlamam, film eleştirmeni değilim elbette ama sıradan bir izleyici olarak bu kadar güzel bir filmde bu adamı niye oynatmışlar diye düşündüm ve Keanu Reeves hakkında internetteki doğru yanlış birçok bilgiye bakmaya başladım. Hayat hikayesi yeterince üzücü ama oynadığı filmler dikkat çekici bu yüzden oynadığı filmleri seyretmek istedim. Şeytanın Avukatı çocukluğumda televizyonda yayınlanmıştı ve Mary Ann'in kilisede olduğu sahneden etkilendiğimi hatırlıyorum bu yüzden Keanu Reeves'in oynadığı filmler arasından ilk olarak bu filmi seçtim.

Film 97 yılında Andrew Neiderman'ın kitabından uyarlanmış; Al Pacino, Keanu Reeves ve Charlize Theron oynuyor. Filmde avukat olan Kevin, John Milton'ın şirketinde çalışmaya başlıyor ve New York'a taşınıyor eşi Mary Ann ile. Burada suçlu olduğunu bildiği kişilerin avukatlığını yapıyor ve davaları kazanıyor, bu sırada Mary Ann psikolojik sorunlar yaşıyor ve John Milton hakkındaki gerçek ortaya çıkıyor.

Muhtemelen bu filmi benden başka birçok kişi seyretmiştir ama yine de paylaşmak istedim sonuçta kırk yılın başı film seyretmişim :) Al Pacino'nun filmdeki repliğini de bir hatırlayalım:





Arkın Gelişin hakkında sahte psikolog iddiaları

Arkın Gelişin, kitaplarını okumaya başladığımda beğendiğim bir yazardı hatta bloğumda kısaca yer vermiştim:

http://okuduklarimveizlediklerim.blogspot.com.tr/2015/06/yazar-tavsiyesi-arkn-gelisin.html

28 Kasım 2015'te Ankara'da Arkın Gelişin imza günü düzenledi. Büyük bir hevesle gittim ancak garip olan imza almaya gelen benim dışımda sadece bir kişinin olmasıydı. Ben imzamı alıp çıktım oradan o yüzden sonra gelen oldu mu bilmiyorum. Gazetelere röportaj veren ve televizyon programlarına çıkan birinin imza günü neden bu kadar ilgisiz geçsin, diye düşünüyordum ve annemle de üzülmüştük "Adam o kadar kitap yazmış, Ankara'da hiç mi okuru olmaz?" gibisinden. Üstelik imza günü çekilen fotoğrafları da kendi facebook sayfama yüklemiştim ki iki gün sonra ne göreyim: Arkın Gelişin'in sahte psikolog olması hakkında haber çıkmış, linki burada: Haber Türk haberi  Bu iddiaya Arkın Gelişin'in ne cevap verdiğini merak ettiğimden sayfasına baktım ama anladığım kadarıyla engellenmişim.

Eğer iddialar doğruysa, ki büyük ihtimalle doğru, kanıp kitaplarını alıp okumama ve birçok kişinin ve sanırım kurumun kandırılmasına çok üzülürüm. En çok da ailesine üzülürüm, sosyal medyada mutlu aile profili çiziyorlar ve eşi yabancı, düşünüyorum ki bu iddialardan haberi bile yoktur.

Seri katillere ilgi duyduğu için bu konuda kitap yazması zaten normal karşılanırdı, keşke bu yola başvurmasaydı, o kadar kişiyi kandırmasaydı.

Özellikle bir paylaşımını unutmuyorum, kızının kayıtlı olduğu kreşte diğer çocuklara yabancılara nasıl davranmaları gerektiği konusunda mini bir eğitim vermişti. Kreşin sayfasında da paylaşılmıştı: "Psikolog velimiz çocuklarımıza yabancılara karşı nasıl davranmaları gerektiğini öğretti." gibisinden bir paylaşımdı hatta sertifika gibi bir şey bile verilmişti çocuklara diye anımsıyorum. Muhtemelen veliler o dönemde bundan memnun olmuşlardır, haberleri olunca da bunca insanı kandıran birinin çocuklarına eğitim verdiğini düşündüklerinde ne hissederler bilmiyorum.

Bu da Arkın Gelişin'in goodreads'teki paylaşımı: Yeterince ironik bence...